Gönderen: Selver Erol

Sayın Ahmet Altan, Sayın Mehmet Altan,

Size yeniden yazmayı, davanızın başlayacağı tarihe doğru erteliyor ve ne yazmam gerektiğini düşünüp duruyordum. Adalet yerini er geç bulacaktır, adil bir yargı süreci olur umarım gibi bir şeyler yazmak, güncel durumu göz önünde bulundurduğumda, bana biraz yersiz geliyor diyebilirim. Adalet diye bir şey kalmadığına göre, yerine gelmesini temenni etmekte biraz tuhaf geliyor insana. Daha zaman var biraz düşünürüm derken, arka arkaya sizlerle ilgili haberler veya iletiler çıktı karşıma.

İzmir’de bir CHP’li genç vatandaşımız, kürsüye çıkarak, “Altan Kardeşleri ve Nazlı Ilıcak’ı” savunan genel başkanını eleştirmiş. Kendisini kürsüden yaka paça indirmişler. Bu vatandaşı kürsüden indirenlerin, ”kardeşim düşünceleri nedeniyle haksız yere hapse atılan yazar ve gazetecilere demokrasi, fikir özgürlüğü ve insan hakları adına sahip çıkmak her demokrat insanın tavrı ve görevi olmalıdır,” demelerini beklerken, (tabii ki kürsüden konuşmasını bitirip indikten sonra) yanılmışım. Meğer, ”sen bizim genel başkanı niye eleştiriyorsun” diye indirmişler kürsüden. Muhalefetin demokrasi kültürü ve anlayışı karşısında insanın dilini yutuyor, söyleyecek söz bulamıyor.

Bu kesim toplumun aydın kesimini oluşturduğunu, demokrasiye sahip çıktığını düşünüyor, sanıyor. Bu cehalet hiç mi değişmeyecek! Arkasından sizin (Ahmet Altan) adınıza yürütülen Facebook sayfasından, daha önce de birkaç defa paylaşılan ve benim de her defasında beğenerek paylaştığım “İnsanlık bayrağının altında toplanamıyoruz bir türlü” başlıklı yazınız paylaşıldı. Yukarıdaki sözünü ettiğim durumu son derece iyi anlattığı için, ben de tekrar paylaştım. Daha sonra, mahkemenizin 19 Haziranda başlayacağını, dayanışma için bu tarihte isteyenlerin Çağlayan Adliyesine gelebileceğini bildiren bir paylaşım geldi. Artık yazmam gerek diye düşünürken, seyahatte daha doğrusu bir haftalık bir eğitim gezisinde olduğum için dönüşte yazarım deyip son iki günümü bir yerleri görerek geçireyim diyerek trene atlayıp Milano’ya doğru yola koyuldum.

Apenin dağlarının yeşilliği, ovada hafif bir esintiyle dalgalanan arpa, buğday tarlalarının sınırları arasında, ekilmemiş tarlalarda, hattâ tren raylarının arsasında ve kenarlarında açmış gelincikler içerisinde bir haftadır, yaptığımız görüşmelerde dinlediklerimizi, bölgenin tarihsel geçmişini ve bugünün sorunları konusunda anlatılanları kafamda gezdirerek Milano’ya geldim. Şehrin tarihî semtinde gezinmek, hayatın akışını, sosyal kültürel dokusunu izleyebilmek ve anlayabilmek için çevreme bakınarak yürümeye başladım. Büyükçe bir parka yaklaşırken, insanların parklarda neler yaptıklarının, nasıl davrandıklarının, çoğu zaman yaşam tarzları hakkında belirtiler taşıdığını düşündüğüm için parka doğru ilerledim. Çimlerde, banklarda oturan, dinlenen, kitap okuyan, cep telefonlarıyla haşır neşir olan, çocuklarıyla oynayan, köpekleriyle gezinen bir dolu insanın arasında çıkışa geldiğimde bir heykel dikkatimi çekti. Kucağında daktilosu ile bir erkek heykeli, heykelin kaidesinde ismi yazılı ve altında gazeteci yazıyor. İnternetten kim olduğunu baktığımda çok tartışmalı bir politik kimliği olduğunu gördüm. Beni esas ilgilendiren yanı, bir ülke bir çoğu açısından tartışmalı da olsa, gazetecisinin heykelini dikiyor. Bizim ülkemizde ise kaç gazeteci öldürüldü, kaçı hapislere atıldı, atılıyor, sürgünlere gönderildi gönderiliyor, ülkesini, ortamını terk etmek zorunda bırakıldı, bırakılıyor.

İster istemez aklıma yine siz ve sizin gibi hapishanelerde olan gazeteci, yazar ve politik tutuklular geldi. Türkiye sanki lanetliler ülkesi. Zulmü sonsuz, işkence, öfke, kin ve nefret fışkırıyor her yanından. Faşizmin acılarını yaşamış, faşizme karşı mücadele etmiş (bu arada 92 yaşında bir partizan kadınla da buluştuk, faşizme karşı mücadelesini, savaşsız, hakça bir dünya için mücadelesini anlattı bize, onu dinlerken kendimi çok önemsiz ve yetersiz hissettim) ağır kayıplar vermiş olan İtalya, bütün sorunlarına ve eksikliklerine rağmen, demokratik bir sistem oluşturmayı başarmış, halkını barış içinde yaşatabiliyor. Görüştüğümüz politikacı, sendikacı, sosyal aktivistler, çevreciler, hükümet politikalarını eleştiriyor, sorunlarına yanıtlar, çözümler arıyor ve kimse bu yüzden başına bir şey geleceğinden çekinmiyor. Milano’da binlerce kişi mültecilere yönelik hükümet ve Avrupa politikasını eleştirmek için gösteri yapıyordu. Yaşlısı, genci, kadını erkeği sokağa dökülmüş mültecilerin yaşam koşulların ve hukuki statülerinin iyileştirilmesi için son derece renkli, son derece yaratıcı pankart ve sloganlarla sokağa dökülmüştü. Şehri gezmeyi bir tarafa bırakıp aralarına katıldım. İçime biraz umut, gözlerime yaşlar doldu.

Hapishanelere doldurulan tüm tutsakları hayalimde çevreme toparlayıp halkların, kültürlerin özgürce, şarkılar söyleyerek, dans ederek yürüdüğü bu gösteride sizlerle birlikte yürüdüm. Silivri’den, Edirne’den, Diyarbakır hapishanesinden herkesi çıkarıp bu gösteriye kattım. Akşam tekrar kaldığım kente dönerken hepinizle birlikte trene binip gelinciklerle donanmış rayların, tarlaların arasından bütün güzelliklere sizler için, baktı gözlerim, yüreğim sizlerle birlikte attı. Kısacası bugünü sizinle geçirdim.

Selamlarımla,

Selver Erol