Gönderen: Rengin Soysal

Sevgili Ahmet, Sevgili Mehmet Altan,

Doğrusu, sizlere elinize doğrudan ulaşacak bir mektup veya kart göndermek yerine ancak açık mektup yazabilmekten utanç duyuyorum.

İşte bu yüzden çok gecikmiş bir mektup bu. Hiçbir ölçüye sığdıramadığım iletişim yasağı kalksın diye inatla bekledim çünkü.

Şimdi yazmamın nedeni, belki yakında açık mektup yazacağımız bir platform bulamama ihtimalinin dahi var olması.

Sizin cezaevinde olmanızın bendeki karşılığı “demokrasi hapiste” tanımlaması ve ne hazin ki her yeni gün bu cümleyi doğrulayan bir gelişmeyle başlıyor.

“Fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür” birer yazar, birer gazeteci olarak fiziken tutsak olsanız da tutucu zihniyetleri, dar görüşleri, biat ettiklerine emanet akıllarıyla dışarıda dolaşanlardan çok daha özgür olduğunuzu biliyorum.

En büyük özgürlüğün “haklılık”, dürüstlük ve yaratıcılık olduğunu da.

Ne kadar didinseler düşüncelerinizi, hayallerinizi, yaratıcılığınızı engelleyemezler, kısıtlayamazlar, esir alamazlar; ufkunuzu daraltamazlar.

Ancak bunları bilmek öfkemi söndürmeye de üzüntümü teselliye de yetmiyor.

Dışarıdaki ailenizden, yakınlarınızdan, sevdiklerinizden, sevenlerinizden uzak bırakılmanız yetmiyormuş gibi, bir arada kalmanıza bile izin çıkmaması içimi acıttığı kadar isyan da ettiriyor.

Hele de bir yazarı kalemden, kitaptan, yazmaktan, yazışmaktan mahrum etmek…

Sevgili Ahmet, bir başyapıt olan son romanın Ölmek Kolaydır Sevmekten’de ne kadar muhteşem anlatmıştın…

Sizin de romandaki misali, memleketin yüz yıldır değişmeyen kaderini bir aile kaderi olarak hâlâ yaşamanız ilginç mi, ürkütücü mü bilemiyorum ama yazdıkların senin vizyonuna apaçık bir delil, o kesin.

Ve ne ironik ki bir kesim sizi “öngörüsüzlükle” itham ederken, diğer taraf “öngörülü” olduğunuz için yargılıyor.

Sizin asıl “suçunuz” bu coğrafyanın sevmediği bir şeyi yapmanız, farklı şeyler söylemeniz. Ta Çetin Altan’dan size miras bir düşmanlık nedeni bu.

Cumhuriyeti demokrasiye kavuşturmak istediğiniz için cumhuriyet karşıtlarıyla aynı anda ve aynı şiddette sekter cumhuriyetçilerin tepkisini çekmenizin başka ne açıklaması olabilir ki?

Sekterlikten kastım, laik cumhuriyeti savunmalarına karşın demokratik hassasiyet taşımayanlar…

Bugün demokratlara karşı “haklı” çıktıklarını söylüyorlar ya…

İleriyi gördüklerinden dem vuruyorlar ya…

Eski deyişle onların kahir ekseriyeti, gerçek bir demokrasi olasılığından endişe ediyorlardı aslında.

Hâlihazır durum, onların tahminlerini doğrulamadığı için övünebiliyorlar gerçekte.

Bir de bakmak lâzım, şimdi kimler kimlerle yan yana diye.

Taraf’ın daha birinci yıldönümünü kutladığımız gece yaptığın konuşmayı hatırlıyorum: “Gelecek sene ben burada olmayacağım” demiştin.

Romanlarını yazmak istiyordun çünkü; gazete senin çok vaktini alıyordu ve bundan hiç hoşnut değildin. Çalışanlarsa bunu duyduklarına çok üzülmüşlerdi. Hiçbiri ayrılmanı istemiyordu.

Sen de onları, o “çocukları” düşündüğünden her seferinde bu ayrılığı biraz erteledin.

Hiç unutmuyorum, Mehmet Betil’in desteğiyle gazetenin azıcık belini doğrultup yaşama ümidi doğduğunda, onlardan biriyle sevincimizi paylaşırken, “Ahmet Abi kırmayıp, bizi bırakmadı, sahip çıktı da bu günlere gelebildik” demişti.

O “çocukların” sonradan “ikbal” uğruna sana nasıl dil uzattıklarını görmek de bütün değerlerin aşındığına ayrı bir örnek oldu benim için.

Sevgili Mehmet Altan da Kent Dindarlığı kitabında dinin günümüzdeki hoyrat ve yozlaşmış uygulamalarına, bunun sebeplerine değiniyordu.

Cumhuriyet değerlerinin de, dinin de, demokrasinin de yıprandığı zamanlardan geçiyoruz.

“Geçiyoruz” diyorum, hiçbir şey durmaz çünkü ve senin yazdığın gibi “her şey geçer”.

Bu da geçer ya hû!

Azınlıktasınız tamam, fakat asla yalnız değilsiniz…

Bugünler de geçecek, umuyorum ve diliyorum ki çok da çabuk geçecek…

O zaman Caddebostan sahilinde, adalara bakarak hep birlikte bir çay içmeye ne dersiniz?

Sevgilerimle,

Rengin Soysal